M.Kemal Atatürk
ataturk14vh7.jpg
Ana Menü
Anasayfa
Bağlantılar
Resimler
Haberler
Faaliyetler
Duyurular
Rumeli-Balkan
Genel Bilgiler
Tarihi Eserler
Ülkeler
Namaz Vakitleri
İstatistikler
Üyeler : 31
İçerik : 1142
Web Bağlantıları : 102
Tıklanma : 95169
Kimler Sitede
Şu anda 4 konuk çevrimiçi
Galeri Bilgileri
  • Resimler:   188
  • Kategoriler:   16
  • Tıklananlar:   12422
  • Yorumlar:   65
  • Oylamalar:   56
Resimler
E - Konsolosluk

İletişim

Adres: Büyükpostane Cad. Hekim Çıkmazı No: 11 Ara Han Kat:2 / 203 Sirkeci - Eminönü / İstanbul

E.Posta: rumelibalkanfederasyonu@yahoo.com

Tel & Faks: +90 212 527 07 87

Gizlenen Balkan Tarihi PDF Yazdır e-Posta
Şebnem Özbek tarafından yazıldı.   
Perşembe, 20 Ağustos 2009 12:26

        Tarih boyunca göçler hep doğudan batıya olmuştur. Göçlerle dolu Türk tarihi de buna dahildir. Türklerin batı topraklarına, yani Balkanlara ilk girişi; 4. yüzyılda Hunlarla başlamıştır. O tarihten bu yana da Türk Kavimleri; Balkanlar ve Avrupa’da yerleşik halklar arasında yerini almıştır.

Tarih boyunca göçler hep doğudan batıya olmuştur. Göçlerle dolu Türk tarihi de buna dahildir. Türklerin batı topraklarına, yani Balkanlara ilk girişi; 4. yüzyılda Hunlarla başlamıştır. O tarihten bu yana da Türk Kavimleri; Balkanlar ve Avrupa’da yerleşik halklar arasında yerini almıştır.

 Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinde de bu göçler devam etmiş; kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşma sağlanarak, Türklerin Balkanlara yerleşmesinin önü açılmıştır. Balkan ve Avrupa’nın Müslümanlıkla tanışması da Türkler sayesinde olmuştur. Klan şeklinde yaşayan ve zulüm altında ezilen, köle olarak görülen yerli halk; adil yönetimi, kadına değer verilmesini, toprak sahibi olmayı Türklerde görmüştür.

 Osmanlı İmparatorluğunun 14. yüzyılda başlayan Balkan ve Avrupa toprakları fethiyle birlikte, ortaçağın karanlığında yaşayan halklar; kültürün, çağdaş yaşamın, hür iradenin ne olduğunu da gene Türklerden öğrenmiştir. Osmanlı’nın 1321 yılında Mudanya’yı almasıyla birlikte;yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı egemenli; söz konusu topraklara medeniyet götürmüştür.

 1352 yılında Bizans İmparatoru Kantakuzenos; Çipne Kalesi ve çevresini Orhan Gazi’ye vermesi karşılığında, tahtı (iktidarı) ele geçirdi. Osmanlı bu yardımı karşılığında Balkanlarda, yayılmak için ihtiyaç duyduğu bir üsse sahip oldu ve bu topraklarda kalıcı hale geldi. (Çipne Kalesi; küçük bir toprak parçası ile nerelere kadar ilerlenebileceğine, vatan toprağının bu nedenle hiçbir şart ve koşulda yabancıya devrine, satışına, kiralanmasına izin verilmemesi gerektiğine güzel bir örnektir.)

 Batı, her ne kadar Osmanlıya “Barbar” dese de bu; kendi barbarlıklarını ve karanlık geçmişlerini örtmek için uydurdukları bir sözdür. Balkanlar başta olmak üzere tüm Avrupa; ortaçağ karanlığından sonra, çağdaş yaşamı ve medeniyeti Türklerden öğrenmiştir. Osmanlı ele geçirdiği topraklarda halkı köle veya esir olarak görmemiştir. Aksine adil yönetim şekli ile halkın dinini, malını, namusunu güvence altına almış, egemenliği altına aldığı topraklarda; imar çalışmalarına, köprü, hamam, çarşı, kervansaray, çeşme, hastane ve eğitim kurumları yapımına, güzel sanatlara önem vermiştir. Kendi kültürünü empoze etmek yerine, Türk kültürü ile halkın mevcut kültürünün harmanlanmasını sağlamıştır.

 

Bugün hala Balkanlarda konuşulan dillerde Türkçe sözcükler bulmanız mümkündür. Üstelik bu sözcüklerin sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur: Sırpça-Hırvatça’da 7 bin, Makedonca’da 8 bin, Arnavutça’da 8 bin, Bulgarca’da 6 bin 500 Rumca’da 3 bindir. Türkçe kökenli atasözlerinin sayısı ise 500’ü bulmaktadır. Bugün “Balkan Yarımadası” olarak kabul gören coğrafi terim dahi Türkç

Özellikle Balkanlarda bugün yaşayan farklı ırklardan halkların hâlâ Türk gelenek göreneklerini, örf ve adetlerini, yeme içme alışkanlıklarını, kültürünü yaşattığı görülmektedir. Bunun nedeni; kültür ve yaşam şeklimizin yıllar içinde kaynaşmasından kaynaklanmaktadır. Biz onlara kültürümüzü dikte etmediğimiz için, onlar da savunmaya geçmemiş; iki kültür harmanlanmıştır.

Fransız tarihçi Castellan; 14-18. yüzyılları arasında Osmanlının egemen olduğu topraklarda yerli halkın; dillerini ve dinlerini değiştirmeden bir Türk gibi yaşadığını anlatır. Osmanlı; sadece Balkanlarda değil, Arap Yarımadası ve Afrika’da da aynı politikayı izlemiştir. 1949 Lübnan doğumlu bir Hıristiyan olan Amin Maalouf’da “Ölümcül Kimlikler” adlı eserinde “Atalarım eğer, Lübnan’da yaşayan Hıristiyanlar değil de; Avrupa’da yaşayan Müslümanlar olsaydı kimlikleri ve dinleri; ben doğmadan çok önce zorla değiştirilmiş olurdu” der.

 

Balkan Yarımadası ve Avrupa tarihini nasıl şekillendirdiğimizle ilgili bugünkü yazımı yazma nedenime gelince; her fırsatta AB üyeliğimizin önüne engel olarak çıkartılan “Ortodoks Ruhban Okulu”nun açılmasını en çok isteyen ülkelerden biri olan Yunanistan’ın Başpiskoposu Hristodulos’ın vermiş olduğu şu demeçtir: “Bunlar şimdi AB'ye girmek istiyorlar. Barbarların Hıristiyan alemi içinde yeri yok. Birlikte yaşayamayız. Bunu kötü niyetle söylüyor değilim, bu bir gerçektir. Diploması adına her şeyimizi yitiremeyiz. Diploması iyidir ama tarihimizi unutamayız. Tüm yaşananları unutup, atalarımızın verdiği mücadeleye ihanet edemeyiz.” Evet; kendi çıkarcı, kanlı, pis tarihlerini bir yana bırakıp, antik Yunan tarih ve kültürünü her fırsatta gözümüze sokan Yunanistan, milli çıkarları doğrultusunda; gerek Balkan Savaşlarında, gerek I. Dünya Savaşında ve gerekse Kıbrıs’ta yapmış olduğu katliamları örmezden gelip, bize “Barbar” yakıştırması yapabilmektedir. Biz ise ne yazık ki; Yunanistan’ın içişlerimize müdahalesine zemin hazırlayacak “Ruhban Okulu Açılımı” AB üyesi  ülkelerin istedikleri an kışkırtabilecekleri Kürtler için hem de şehitlerimizin verdiği mücadeleyi unutup “Kürt Açılımı” gibi gayri milli adımlar atmaktayız.

 

Sözün özü; işgal ettikleri, yıllarca sömürge olarak kullandıkları ülkelerde, halkın yararlanacağı bir tek sanat eseri dahi bırakmayan emperyalist batı ve onların uşağı olmuş ülkelerin; kendi dillerindeki mevcut Türkçe kelimeleri, Mimar Sinan’ın yaptığı köprülerin, camilerin, hastanelerin hala kullanıldığını, Türk hamamlarında hala yıkanıldığını görmezden gelip, Türkler için “Barbar” tanımında bulunması; her şeyi bir kenara bıraksak dahi tarihe karşı büyük bir ayıptır.

 

ŞEBNEM ÖZBEK

12.08.2009